Film olarak etiketli yazılar

Ayrılık Şekli Aşkı Anlatmaz!

Bir ayrılık hikayesi, yaşanan aşkı özetleyebilir mi? Sadece ayrılma zamanımıza şahit olanlar, geçmişimiz hakkında ne kadar yanlış bir fikre kapılırlar. Biriyle kötü ayrılabilirsiniz ama aşkınız muhteşemdir.

Hep böyle olmuştur. Dışarıdan bakan gözler, bir ilişkinin bitimine denk geldilerse, yargıları da hatalı gelişir. Ayrılıklar yaşanan aşkı anlatmaz. Filmin sonu, filmin gerçek kalitesini, oyunculuk gücünü, konunun özünü açıklayabilir mi? Katilin uşak çıkması, romanın kendisini tasvir edebilir mi?

Her ilişkinin kendine özgü bir dokusu oluyor. İletişim şekli, kimliği oluşuyor. İki yabancı insan bir araya geliyor ve yaşamın bir dönemini paylaşıyor. Kolay mı? Her oluşum gibi, aşk da kendi kurallarını koyuyor.Herkes, farklı iklim ve mekanlarda menekşe yetiştiriyor ama hiçbir menekşe birbirine benzemiyor.

Doğaya bakıp incelediğimizde, insan ilişkilerindeki oluşumun aynısını görmek mümkün oluyor. Bahçeme bir portakal ağacı diksem ve onu gerektiği şekilde yetiştirsem; esinlerinden vitaminine, gübresinden ilaçlamasına kadar, bütün kurallara da uysam, tadı başka bir yerde yetişen portakal ile aynı olur mu? Olmaz!

İlişkiler de aynı portakal ağacının hikayesi gibidir. Genel geçer kurallar olmakla beraber, hiçbir ilişki, bir başkasıyla aynı lezzete sahip değildir. O yüzden sonuçlar, gelişim hakkında çok da doğru yargılar içermez.

İki insan, büyük bir aşk yaşayıp tutkuyla sevebilirler. Aradan geçen zaman içinde, kim bilir ceplerinde ne anılar birikmiştir? Yaşanılanlar birikir ve gün gelir, ilişki tükenir. Onca zamanın tozundan, kirinden dolayı, bitişi de pek güzel olmayabilir. Zaten ayrılık özünde güzel değildir ki! Şimdi bizler, yani dışarıdan bakan gözler, bir ilişkinin sadece bitiş şekline bakarak, o aşkın niteliği konusunda nasıl ahkam kesebiliriz?

İnsanlar değişir; ilişkilerin biçimleri, alışkanlıklar, tutkular, inançlar değişir. Bütün bu değişim içinde, düzenler bozulmak zorunda kalabilir. Ve aşk, düzenini bozmayı sevmez! Sevmez çünkü aşk kendini güvende hissettiği zaman yaşar. O yüzden fırtınada, kasırgada ayakta durabilen aşkın sayısı azdır. Diğer yandan bakılırsa, gerçek aşkın da tanımı, onlarınki olmalıdır.

Velhasıl, hepimizin biraz yanlış yaptığı konudur, gördüğümüz kadarını algılamak. Arkasına bakmayı, geçmişini hesaba katmayı, vefayı, hatırları yok sayarız. Bir insana kötü deriz, onun geçtiği yollarda kirlenmiş olabileceğini düşünemeyiz. Biz hemen veririz cezasını, yargımızı üstüne yapıştırırız. Oysa unutulmamalıdır ki; ayrılıklar, yaşanılan aşkın ispatı değil, sadece içinden bir parçadır.

Aramalar

Hiçbiri Bizim Değil!

Daha çok para kazanması gerektiğini yana yakıla anlattı arkadaşım. Plazma televizyon alacakmış, bir de salonu dört dönen ses sistemi beğenmiş. Mutlaka almalıymış!

Kazandığı paranın kendine yetip yetmediğini sordum. Hamdolsun, idare ediyorlarmış. Ek iş yapacakmış. O televizyonu mutlaka alacakmış. Bir saate yakın konuştuk telefonda hatırlıyorum. Bu konuşmanın üstünden sadece 2 ay geçmişti ki, dün gece hastaneye kaldırıldığını öğrendim. Yazık! İyileşecek mutlaka ama hasarlar kalacak. Kalbi de, ruhu da yorgun. Ne için? Televizyon!

Düşündüm de ne kadar hızlı koşuyoruz, nereye koşuyoruz zaten? Biraz hayatın frenine basmak lazım! Ömür dediğin geçiyor. Kim kazık çakmış dünyaya? Derler ya Sultan Süleyman’a kalmadı diye, doğru, kalmadı işte!

Biraz daha az tüketmeye başlasak, biraz daha ruhlarımızı beslesek, olmaz mı? Bu hırsımız ne zaman durulacak? Hep daha fazlasını isteyen egomuz, hep daha yüksekte gözü olan inadımız ne zaman bitecek?

Bu dünyada hiçbir şey bizim değil. Koltuk takımları, son model arabalar, buzdolabı, bir üst model cep telefonları, hatta satın aldığımız evler bile bizim değil. Bizim olsa giderken yanımızda götürmez miydik? Yetinmeyi bilmiyoruz!

Ruhumuzda öyle büyük açlıklar var ki, bunları maddi değerlerle kapatacağımızı zannediyoruz. Pek çok insan evini zor geçindirirken, sahip olduklarımızın farkına varamıyoruz. Kalplerimiz boş bir arsa, ruhlarımız çöl gibi ama evimizde son model televizyonumuz var. İyi de, yalnız başına ve sevgisiz seyrettikten sonra, istersen salonun bir duvarını plazmayla kapla ne fark eder?

Daha fazla para kazanmak için harcanan zaman, sizi sevenlerin vakitlerinden çalınmış değil midir? Çocuğunuzdan, eşinizden, sevgilinizden, dostunuzdan çalınmış saatlerle, son teknoloji çamaşır makinesi alsan, ne yazar?

Paylaşmaktan, sevmekten, sahip olduğunun değerini bilmekten daha büyük varlık var mı? Hasta olduğunda, çorbayı yeni aldığın koltuk takımı mı pişiriyor? Aşkın boşluğunu dolduracak bulaşık makinesi icat edilebilir mi? Sevdiğine sarılarak uyumanın tadını hangi surround sistem verebilir?

Yaşamak için yeterli para kazanıyorsan, kalan zamanı sevgiye ayırmalısın. Bir dostla kahveyi, annenle güzel bir filmi, çocuğunla oyun oynamanın zevkini yaşamalısın. Hepsini boş versen bile, kendin için hırslarından, egondan uzaklaşmalısın.

Sahip olduğumuz hiçbir şey bizim değil. Uğrunda bir ömür harcadığımız bütün eşyalar, sonunda bizi terk eder. Doğurduğunuz çocuk gün gelir büyür, evinden uçar gider. Ve başka bir gün gelir, seni yıllarca taşıyan bedeni de sen bırakıp gidersin. O yüzden bilmelidir ki insan, sevgiden, dostluktan, aşktan daha büyük zenginlik koyamaz cebine. Herkes sevebildiği kadar yaşamıştır ve sevildiği kadar anılacaktır. Gerisi hikaye….

Rüya Gibi Bir Aşk!

Her şey benim cesaretimle başladı. Seni gördüğüm o ilk anda, gelip yanına konuşmasaydım, dostlar arasında anlatılıp unutulacak bir anı olarak kalacaktın.

Soğuk bir kış günüydü. Rüzgarla birlikte bastıran yağmurdan kaçıp, bir kafeye sığındım. Camın kenarında boş bir masa buldum. Kahve sipariş ettim. Çantamdan kitabımı çıkarıp, okumaya başladım. Arada bir başımı çevirip, yoldan geçen arabaların farlarına bakarak, yağmurun hızını ölçüyordum. Kapı açılıyor, birileri geliyor, sanki beklediğim varmış gibi, her girene bakıyordum.

Sonra kapı açıldı, iki arkadaşınla beraber içeri girdin. Ülkenin en sevilen aktörlerinden birisiydin. Bütün gözler sana çevrildi. Neredeyse herkes seni severdi. Seni görenlerin yüzünde, istem dışı bir gülümseme oluşurdu. Ünlü gördüğünde rahatsız edecek kadar gözlerini dikip bakanlardan değildim ama sen başkaydın benim için, özeldin.

Kalbim çarpmaya başladı. Ellerimin titremesini saklamak için, fincanı masaya bıraktım. Bir an göz göze geldik, donup kaldım. Sen her zamanki asaletinle, hafifçe tebessüm ettin ve dönüp dostlarınla sohbet etmeye devam ettin. Hala sana bakıyordum.

Ayağa kalktım, yürümeye başladım. Sana gelen yol, sanki kilometreler sürüyordu. Ne söyleyeceğimi bilemeden, şuursuzca yürüyordum. Gelip masanızın yanında durdum. Gözlerimi bir saniye kırpmadan, bakıyordum. Dönüp gülümsedin yine. Ağzımdan çıkan sözlerin kontrolü artık elimde değildi. Şimdi düşününce, bir daha asla yapamazmışım gibi geliyor. O anda, sanki beni başka birisi seslendiriyormuş gibi hissediyordum.

“ Merhaba! Siz şimdi benim, imzalı resim isteyeceğimi düşünüyor olabilirsiniz ama ben sizden çok daha değerli bir şey istiyorum. Diyorum ki, sizi sevsem ben, hem de çok sevsem. Bazen ben gelip omzunuza koysam başımı, güvendiğim bir dağa yaslanır gibi; bazen de siz başınızı saklasanız göğsüme, bir annenin koynuna saklanır gibi, olmaz mı? Akşamları yorgun geldiğinizde, kahvenizi pişirsem ellerimle, güzel bir filmi birlikte izlesek, hikayeler anlatsanız bana, okuduğumuz bir kitabı tartışsak ve geceleri yatakta boşluğu sarmasa ellerimiz olmaz mı? Çok sevsem sizi, belki siz de beni ve bitse gözlerinizdeki şu yalnızlık bakışı, olmaz mı?”

Sonra nasıl gelişti olaylar, nasıl televizyon seyreder olduk akşamları el ele, hatırlayamıyorum. Artık yalnızlıkla sarılmış uykulara dalmıyoruz, sevdaya tutunduk, yaşam üstümüze hangi ağırlığıyla gelse, üstesinden geliyoruz. Artık çok mutluyuz. Ancak hep aklıma takılmıştır, o gün bir cesaret, gelip yanına konuşmasaydım, şimdi burada olur muyduk? Daha önemlisi, orada bana konuşmayı yaptıran güç neydi? Asla yapamayacağım bir şeyi yaptıran, beni yanına sürükleyen ve ağzımdan o cümleleri çıkartan, nasıl bir sihirdi? Sanırım kaderin önüne geçilmiyor. Aşk melekleri sizin için mucizeler gerçekleştiriyor…